Anda Olmak Üzerine
An’da olmak deyince aklınızda nasıl bir şey canlanıyor? Düşünüyorum da “anda olmak” ifadesiyle gerçekten anlatılmak isteneni anlamaya ve an’da olmayı belki de gündelik pratiğimizde deneyimlemeye günümüzde her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu yazıya denk gelen, okuyan her kimse hangi yaşta olursa olsun hak verecektir ki yaşadığımız dünya artık çok hızlı. O kadar hızlı ki neredeyse nefes almayı unutuyoruz. Hatta bu hız öyle baş döndürücü bir hale gelmiş durumda ki artık biz yavaş kalıyoruz ve bu hıza yetişemiyoruz. Bir bakmışız ki hep bir yere yetişme hali, hep bir koşuşturmaca ve hayatta gerçekleştirilen ve tamamlanan tüm koşulara rağmen sürekli devam eden geride kalmışlık hissi. Kendi kişisel gözlemlerime göre bu şu an günümüzün temel problemlerinden biri. Farklı farklı yaşamlarda birbirine benzer şeyler deneyimleyen hıza kapılmış giden bir sürü insan… Kimi öğrenci, kimi çalışan, kimi emekli, kimi çocuk… An’da olmanın önemini ve işlevini anlamak için önce belki bu hızı ve üzerimizdeki etkisini anlamak ve fark etmek gerekiyor sanıyorum.

Neden her şey bu kadar hızlı? Neden artık elde edilen başarılar eskisi kadar anlamlı gelmiyor? Nereden geliyor bu tükenmişlik hissi ve bitmek bilmez doyumsuzluk? Neden yoğunken durmak isteyip durunca sıkılmaya başlıyoruz? Neden dinlenmemize rağmen yorgunluğumuz bir türlü geçmiyor? Bu konu üzerine düşününce aklıma düşen soruların ardı arkası kesilmiyor. Bu durumun nedenlerinin en başında, teknolojik gelişmelerin, sosyal medyanın ve internetin geldiğine inanıyorum. Elbette, bu gelişmelerin her biri çok kıymetli ve hayatımıza çok önemli katkıları var. Ancak bu kazanımlar hayatımızı çeşitli yönlerden kolaylaştırırken beraberinde bizi de hızlanmaya ve aynı anda birden fazla işi halletmeye yöneltti. “Multi-tasking” olmak bir beceri ve hatta gereklilik haline geldi. Önceden kişiler haberleşmek için birbirlerinden gelecek mektupları sabırla bekler, özenle okur, üzerine düşünür ve özenerek heyecan içinde bir cevap verirdi. Beklemek, emek vermek beraberinde mutluluk ve tatmin duygusunu getirirdi. Şu anda 1 mesaj atmak sadece 1 saniye alıyor. İşler eskisine göre çok daha kısa zamanda hallediliyor. Bu da kişinin birim zamanda tamamlayabileceği potansiyel iş sayısını arttırıyor ve tabii ki insan üstündeki beklentiyi de. Bu iş hayatında da romantik ilişkilerde de gündelik aktiviteler de böyle. Bir de sosyal medyada bireylerin “ideal” ve “mükemmel” hayatı yansıtma çabası söz konusu olunca her bir mecra bitmek bilmeyen bir kıyas ve performans alanına dönüşüyor. Dünyanın hızlanması ile beraber “mükemmeliyet” arayışı git gide büyüyen bir tatminsizlik ve mutsuzluğu beraberinde getiriyor. Belki bazılarınız bilir. Yunan mitolojisinde adı geçen Sisifos adlı bir kral vardır. Bu kral bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştır ancak ne zaman kayayı tepeye çıkarsa taş tekrar aşağı düşer. Mükemmeliyeti arama ve akabinde gelen tatminsizlik de aslında bu döngüde takılıp kalmaya benzer. Sonsuz bir arayış…
Oysa ki tüm bu hıza karşı biraz yavaşlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Otomatik pilottan çıkarak tekrardan yaşamayı hissetmek için yavaşlamaya… Mutluluğu ve başarıları amaç haline getirip sonsuz bir koşuşturmada kaybolmaktansa biraz daha durarak ve hissederek ilerlemekten, mutluluğu ve başarıları amaç değil araç edinmekten bahsediyorum. Bu da bizi tekrar “anda kalmak” ifadesini gerçekten iyi anlamak noktasına getiriyor.
Popüler kültürün ve pozitif psikolojinin etkisiyle, günümüzde mindfulness (bilinçli farkındalık) ve an’da kalmak gibi ifadeler neredeyse çoğu kişinin duyduğu an kaçmasına sebebiyet verecek bir hale geldi ve maalesef sürekli mutlu olma ve olumluya odaklı kalma ile bir şekilde özdeştirildi. Ancak işin aslı bu değil. Sanılanın aksine “an’da kalmak” çok daha gerçekçi bir düzlemde bulunmayı kapsıyor. Aslında olanı olduğu gibi kabul etmek ve ekstra yorum katmamak desek daha yerinde bir ifade olur. Örneğin; bir toplu taşıma aracında yolculuk yapıyorum ve o esnada dalıp gitmişim düşüncelere. Canımı sıkan bir konu var ve buna dair zihnimden bir sürü ardı arkası kesilmeyen olumsuz düşünceler geçiyor ve kendimi çok mutsuz hissediyorum. Zihnim gelecekte, yapmam gerekenlerde ya da geç kaldığım konularda. Keşkelerin yarattığı pişmanlık ve geleceğe dair düşüncelerimin yarattığı kaygı arasında sıkışıp kalmışım. Ya gelecekteyim ya geçmişte. An’da olmak önce zihnimizden geçenlerin sadece birer düşünceden ibaret olduğunu fark etmekten geçiyor. Bu dert edindiğimiz konuları yok saymak veya onlardan kaçınmak değil. Daha çok mesafelenmek gibi. “Seni gördüm sen canımı sıkan bir konusun ama şu anda birebir bugünün gerçeğini yansıtmıyorsun seninle sonradan ilgileneceğim.” demek ve bilinçli bir şekilde şu ana geri dönmeyi seçmek. Hani olur ya bazen, bir bakmışız duraklar boyu gitmişiz çoktan varmışız ineceğimiz durağa ama ne ara vardık farkında değiliz. İşte ben böyle hıza kapılmış, hissetmeden yaşayıp gitmektense aradaki geçen durakları, birbirinden farklı güzel ya da kötü duygular uyandıran çeşitli manzaraları da fark etmekten bahsediyorum. Düşüncelerin düşünce olduğunu fark edip zihnimde hapis olmaktansa, beş duyu organımla beraber, içinde olduğum ortamı “o anda” olageldiği gibi fark etmekten… Bir nevi elimde eski tip bir kamera var ve arada kadrajıma düşünceler, gelecek planları, geçmiş hatalar, yetersiz hissettiklerim, eksik kalan şeyler vb. giriyor. Öte yandan benim yakalamak istediğim bir kare var ve bilinçli bir şekilde objektifimi öyle bir ayarlıyorum ki o anda olan bitene artık odaklanabiliyorum. Bir nevi dikkat egzersizi gibi aynı zamanda.
Peki tüm bu anlattıklarım başta paylaşmış olduğum hız meselesi ile nasıl ilişkili? Hız arttıkça zihnimiz de daha çok geçmiş ve gelecekle meşgul oluyor. Kendimizden beklentilerimiz eskisinden çok daha yüksek, hayattaki sorumluluklar fazla, tatmin duygusu ise oldukça az. Böyle olunca keyif almayı, yaşamayı unutuyoruz ve tek hedef olan idealimiz neyse ona koşmaya çalışıyoruz. Bir sonuçtan bir diğerine atlıyoruz süreci hiç önemsemeden. An’da olmayı pratik etmek aslında yavaşlamanın, otopilottan çıkıp olumlu ya da olumsuz olmak üzere o an ne olup bitiyorsa onu fark etmenin ve hissetmenin, bulutları izler gibi gözlemci pozisyonunda olmanın anahtarı. Biraz daha düşüncelerimize mesafelenebilmeyi ve o anın gerçekliğini hissedebilmeyi deneyimlediğimizde aslında hayattan keyif almak çok daha kolay, problemlere çözümcül ve gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmak çok daha mümkün bana göre.
Öte yandan, her şeyi hızlı yapmaya çalıştığımız dünyada yavaşlamak ve fark etmek ekstra efor gerektiriyor. Bu sebeple eğer bunu deneyimlemek için gönüllü olursanız mutlaka aklınızda olsun yavaşlamayı deneyimlemeye çalıştığınızda sıkılabilirsiniz, durumu yadırgayabilirsiniz, odağınızı değiştirmekte zorlanabilirsiniz ve bunların hepsi çok doğal. Ancak zihinde yeni bir kas geliştiriyorsunuz gibi düşünün. An’da olabilmek geliştirilebilen bir beceri ve her an mutlu olmayı vaat etmiyor. Fakat biraz sabır, efor ve istikrar ile daha küçük anlardan tatmin olabildiğiniz daha keyiflenebildiğiniz ve yaşadığınızı hissettiğiniz anların sayısını arttırmak mümkün.