Birincil Duygular vs İkincil Duygular

Hayatımızın her anında farklı farklı, kimi zaman oldukça karmaşık görünen duygular deneyimleyebiliyoruz. Örneğin, gündelik hayatta bir zorlukla karşı karşıya kaldığımızda, arkadaşlarımızla sohbet ederken, ailemizle vakit geçirirken ya da partnerimizle bir konuda tartışırken. Ancak çoğu zaman duyguları adlandırmakta, tanımlamakta ve ifade etmekte zorluk çekebiliyoruz. Özellikle de ilişkisel konularda bir anlaşmazlık yaşadığımızda… Böyle olduğunda çoğu zaman birçok duyguyu aynı anda yaşıyor olsak da daha çok öfke ile hareket edip, kendimizi yıkıcı bir tartışma içerisinde bulabiliyoruz. Ancak çok katmanlı duygularımızı anladığımızda ve biraz daha derine indiğimizde sanılanın aksine yapıcı tartışmalar da mümkün. Hazır yapıcı tartışmalar mümkün demişken, duyguları biraz daha tanımaya ne dersiniz?
Duygularımız aslında katman katmandır. Bir meyveyi düşünün. Dışını soydukça içinden başka katmanlar çıkıyor ve en temelde çekirdeğe ulaşıyorsunuz. Bu dışta kalan ve kolaylıkla dışarıdan erişilebilir olan duygular (daha çok öfke ve suçluluk) ikincil duygulardır. Tartışmalarda daha çok bu duyguları kolaylıkla ifade ederken, ön plana çıkarırken buluruz kendimizi. Ancak bu ikincil duyguların çekirdekte gizlediği, çok daha derinlerde saklı olan birincil duygularımız mevcuttur. Birincil duygularımız daha çok kırılganlıklarımızla, en yara almaktan korktuğumuz yerlerle, temel ihtiyaçlarımızla ve benlik algımız ile ilişkilidir. Bu duygular daha çok üzgünlüğümüzün, kırgınlıklarımızın, korkularımızın, umutsuzluklarımızın ve utancın ifadesi gibi görülebilir ve değersizlik, yetersizlik, yalnızlık ve terk edilme gibi temalarla ilişkili bir yerden deneyimlenebilir. Dolayısıyla, ikincil duygularımız daha çok birincil duygularımıza karşı bir tepki olarak ortaya çıkar ve bir nevi altta yatan çok daha hassas duyguları ört bas eder. O en hassas duygular ise çocukluktan bu yana çeşitli deneyimler ile şekil almış olan “kendilik algımızdan” beslenir.
Örneğin, çocukluğundan bu yana birçok kez terk edilen ve güncel ilişkisinde “Benimle hiç ilgilenmiyorsun, her fırsatta benden kaçıyorsun!” diye isyan eden bir bir kadın ile; çocukluğunda tekrarlı bir şekilde ağır eleştirilere maruz kalmış ve şu anda güncel ilişkisinde “Yeter artık! Bıktım sürekli söylenmenden ve beni eleştirmenden” diye ona karşılık veren bir erkeği düşünelim. Bu örnekte her iki taraf da kendisini suçlayıcı bir dil kullanarak öfke ile ifade etmekte; yani ikincil duygular yoluyla iletişim kurmaktadır. Ancak aslında her iki tarafın da altta yatan daha kırılgan bir tarafı ve ifade etmek, karşı tarafa duyurmak istediği ihtiyaçları vardır. Bu bireylerin kendi kişisel hayat öykülerini ve kendilik algılarını hesaba katarak tekrar durumu ele alacak olursak eğer, yüzeye çok daha kırılgan olan birincil duygular çıkmaktadır: Kadın için terk edilme korkusu, erkek için olduğu gibi kabul edilmemeden duyulan bir üzgünlük, hayal kırıklığı. Bu durumda, birincil duygularla ifade edecek olursak kadın erkeğin ilgisizliğinden şikayet ederken aslında “Seni kaybetmekten korkuyorum. Seni daha fazla yanımda hissetmeye ihtiyacım var”. demek istemektedir. Erkeğin kendini savunmak ve karşı saldırıya geçmek yerine gerçekte ifade etmek istediği ise, “Olduğum gibi kabul edilmeye ihtiyaç duyuyorum ve bu yorumun beni üzüyor çünkü senden kaçmıyorum. Sadece zaman zaman kendimle kalmaya ihtiyacım var.” şeklindedir.
Sizce hangi duygularla iletişim kurduğumuzda tartışmanın seyri nasıl değişir? Böyle bir yerden değerlendirdiğimizde aslında çoğu tartışma, toplumsal öğretilerden ve kırılganlıkların zayıflık olduğu algısından dolayı, ikincil duygularla sınırlı kalmıyor mu? Böyle olduğunda çoğunlukla iki taraf da öfke ve suçlama ifadeleri ile tartışmayı sürdürüyor, her birey bir diğerini haksız çıkarmak için büyük bir çaba sarf ediyor. Kimi zaman ise üste çıkmanın küçük zaferini yaşıyor. Ama günün sonunda her iki bireyin de en temeldeki ihtiyaçları duyulmamış ve anlaşılmamış oluyor. Belki de ondandır hep seslerin kademe kademe yükselmesi böyle tartışmalarda. “Beni artık duy ve anla” demenin sözsüz bir ifadesi belki de… Ama o kökteki birincil duygular gerçekten ifade edilmedikçe, kırılganlıklar daha da pekişir. “Ben olduğum gibi kabul edilemem”, “Ben sevilmeye değer değilim ve herkes beni terk eder” gibi bugüne kadar pekişerek gelmiş kalıplaşmış olan inançlar kısır bir döngü içinde kendini doğrular.
Sizin en derinlerde saklı olan korkularınız, kırılganlıklarınız neler? Bu döngüyü bir yerden kırmak için biraz kırılganlıklarımızı açmaya, birincil duygularımızı daha yakından tanımaya değmez mi? Ne dersiniz?